Dağıtım güçlükleri nedeniyle, kaynağına yakın alanlarda kullanılsa bile, kömür Avrupa’da asırlardır kullanılıyordu.  Kıyı taşıtları ile bir kısım kömürün ‘deniz kömürü’ olarak ticareti yapılıyordu, hatta 1273 yılında Londra’da sebep olduğu çevre kirliliği nedeniyle kullanımı yasaklanmıştı. 1709 yılında Abraham Darby, demir cevherini ergitmede odun kömürü yerine kok kömürünü kullandı.  Demirin fiyatı düştü, demir ürünleri ucuzladı ve ucuz yakıtın yeraldığı kömür alanlarında yeni endüstriler gelişti. 

Böylece Endüstri Devrimi başlamış oldu.  Tek endüstri yakıtı olması nedeniyle kömüre talep artıyordu.   1800 yılına kadar Britanya yılda 10 milyon ton kömür üretiyordu.  1900 yılı öncesinde üretim 225 milyon tona ulaşmıştı.  Günümüzde dünya kömür üretiminin 4.5 milyar ton kömüre ulaşmasına karşın Britanya 100 milyon tonun üzerinde kömür üretmektedir.  Ancak günümüzde petrolün de dahil olduğu farklı enerji kaynakları mevcuttur.

Bu yüzyılın ortalarına kadar kömür endüstrisinde mühendislerin egemenliği vardı. Asırlardır bilinen kömür kaynakları daha büyük derinliklerden daha fazla oranda çıkartılıyordu. Pek çok ülkede kömür açık işletmelerden elde ediliyordu. 1930′larda Britanya’nın iyi-gelişmiş kömür sahalarında bile rutin jeolojik çalışmalar maden çavuşlarınca yapılıyordu.  Bu tarihten sonra jeologlar fayla ötelenmiş kömür damarlarını daha iyi izleyebildiklerini, o zamana kadar varlığı bilinmeyen örtülü kömür sahalarını bulabileceklerini gösterdiler.  Oxford ve kuzeydoğu Leicester sahaları buna verilebilecek iki örnektir.  Avrupa ve A.B.D.’de kömürün bir Karbonifer minerali olduğu konusunda genel bir eğilim vardır.  Zaten sistem de adını buradan almıştır.  Ancak tüm kömürler Karbonifer yaşlı değildir.  Bazıları daha yaşlı pek çoğu ise daha gençtir.  Ayrıca tüm kömürler de sert kömür değildir.  Dünyanın pek çok bölgesinde kahverengi kömürler ve linyit başlıca katı fosil yakıtlardır.

Diğer fosil yakıtlar, petrol ve gaz genellikle modern yakıtlar olarak düşünülürler. Ancak gerçekte her ikisi de kömürden çok daha önceleri biliniyordu.  Hazar Denizinin kıyısındaki Bakü’nün kutsal ateşi Zerdüşt dinine ilham kaynağı olmuştu ve diğer kutsal ateşler gibi aslında bunlar doğal nedenlerle alev almış gaz kaçaklarıydı.  Sızan petrolün buharlaşmasından arta kalan asfalt, eski Eriha’nın duvarlarındaki tuğlaları bağlayan çimento idi.  Eski Mısırlılar da mumyalama işleminde asfalt kullanıyorlardı ve insanoğlu suyun üzerinde seyahat etmeye başladığından bu yana botları macunlamada petrol kullanılmaktadır. Romalılar sızıntılardan sıvı petrol alarak aydınlatma amacıyla lambalarında kullandılar. Ancak başlangıçta su amaçlı da olsa, şans eseri olarak ilk petrol kuyusunu M.Ö. 200 yılında Çinliler açmışlardı.  Bu az oranda kullanıma rağmen bir endüstri kolu olarak petrolün geleneksel olarak 1859 yılında bulunduğu öngörülmektedir.  Bu tarihte Albay Drake (kendi kendisine verdiği bir ünvandır), Oil Creek – Pennsylvania’da 69 feet derinlikte petrol buldu.İkiyüze yakın kuyu daha bir yıl içinde açıldı.  1900 yılına kadar dünya petrol üretimi yılda 20 milyon tona çıkmıştı.  1982 yılında bu rakam 2.720.000.000 ton, 1994 de ise 3.117.000.000 tondu.
Doğalgaz endüstrisi, önceleri dağıtım zorlukları yaşandığından yeterince yaygınlaşamamıştır, o nedenle göreli olarak yenidir.  Doğal gazın yakıt olarak kullanılması 1930 yılında dikişsiz çelik boruların üretiminin ucuza mal edilmesiyle başlamıştır. Günümüzde gaz çok uzun mesafelere, hatta deniz tabanından taşınabilmektedir. Sıvılaştırılarak gemilerle de LNG ve LPG (sıvı doğal gaz ve sıvı petrol gazı) olarak nakledilebilmektedir.

Büyük bir  şans eseri elde edilen bulgulara rağmen (tahminlere, çok az bilgiye veya sadece sıradan umuda dayanarak açılan sondajlar), petrol endüstrisi bilinen sahaların değerlendirilmesi ve yeni sahaların bulunması için kısa bir süre sonra jeologlara gereksinim duymaya başlamıştır. Jeologların, yer altında derindeki yapıların aranması için yardıma gereksinim duymaları sonucunda ise uygulamalı jeofizik bilim dalı gelişmiştir.  Günümüzde, petrol aramaları ve üretimi, kuyular açıldığı sırada elektrik loglarının alınmasını sağlayanların da dahil olduğu çok çeşitli elektronik aletlerin desteğiyle jeoloji ve jeofiziğe sıkı sıkı bağlıdır.
Son yirmi yıldır yerkürenin kendi doğal  ısısından yararlanmak giderek artan bir ilgi görmektedir.  Jeotermal enerji yeni bir fikir değildir.  Romalılar sıcak su kaynakları yakınında hamamlar inşa etmişlerdi.  Daha büyük ölçekte ise  İtalyanlar bu yüzyılın başında termal sulardan enerji elde etmeye başladılar.  Yeni Zelanda, İzlanda ve pek çok diğer ülke de onları izlediler.  Günümüzde yüksek termal gradyanın olduğu alanlarda yeraltına su pompalayarak, bu suyu yüksek sıcaklıklarda geri almak yoluyla kayaçların  ısısından yararlanılması amaçlanmaktadır.

Uranyum ise tüm yakıtlar içinde en modern olanıdır.  Radyoaktif olduğundan bulunması da oldukça kolaydır; ancak radyoaktif olması beraberinde problemleri de getirmektedir.  Uranyum cevherinin bulunması bazı komplikasyonları ile birlikte jeolojik ile jeofiziksel bir işlemdir; kullanımından sonra radyoaktif endüstriyel atıkların depolanması güçlükler yaratır.  Jeologlardan bu atıkların, çevreyi kirletemeyeceği veya doğal sulara karışamayacağı, yeraltında depolanabilecekleri güvenli yerler bulmaları istenmiştir.  Bu kitapta esas olarak mineral birliklerinin bulunuşlarıyla ilgilenildiğinden atık problemlerinin çözümüne değinilmemiştir.